ANKARA - BHA
Eğitimci - Türkolog Hayat Aras, "Altay Günlüğü 3: Anohin Ulusal Müzesi'nde binlerce yıllık yolculuk ve oçi Bala" başlıklı yazısında şu ifadelere yer verdi:
"ALTAY GÜNLÜĞÜ 3: ANOHİN ULUSAL MÜZESİ'NDE BİNLERCE YILLIK YOLCULUK VE OÇİ BALA
Her yolculuğun bir başlangıç noktası vardır. Bazıları bir dağ geçidinde, bazıları uzun bir yolun ilk virajında. Benim Altay yolculuğumun gerçek başlangıcı ise, bir müzenin kapısından içeri adım attığım o tılsımlı anda ruh buldu. Çünkü bence bir toprağı tanımanın, onun bağrına basılmanın en iyi yolu; o toprağın hafızasıyla tanışmaktan geçiyordu.
Geçen yıl A. V. Anohin Ulusal Müzesi’ne girmeden önce, açıkçası aklımda klasik, durağan bir bölge müzesi canlanmıştı. Fakat kapıdan içeri girer girmez bu ön yargımın asılsızlığını anladım. Günlerce gezseniz de keşfetmeye sığdıramayacağınız bu devasa panayırda, geçen yıldan eksik kalan bölümleri tamamlamak için bu kez büyük bir sabırsızlıkla girdim içeri. Zamanı durdurmak; her ayrıntıyı dikkatle, titizlikle incelemek ve zihnimi meşgul eden soru işaretlerine uzun uzadıya yanıtlar bulmak telaşındaydım.
Müzenin kronolojik düzeni ziyaretçiyi Taş Devri'nin karanlığından alıp Tunç Çağı'na, İskitlerden Hunlara, Göktürklere ve sonrasına uzanan görkemli bir zaman tüneline çıkarıyor. Salonlar arasında ilerledikçe Altay'ın hiçbir çağda boş, ıssız ve dilsiz bir coğrafya olmadığını tüm çıplaklığıyla görüyorsunuz. Bugün derin bir sessizliğe bürünen o mağrur vadiler; binlerce yıldır insanların yaşadığı, göç ettiği, avlandığı, ticaret yolları kurduğu ve inançlarını ilmek ilmek şekillendirdiği capcanlı bir dünyanın parçası.
Müze rotasının en başındaki salonlarda kemikten yapılmış iğneler, ok uçları ve ilkel günlük yaşam araçları sergileniyor. İlk bakışta oldukça sade, hatta sıradan görünen bu eserler, aslında insanlığın varoluşuna dair çok güçlü öykülerin iyeleri. Altay'ın sert, amansız iklimi insanlara hiçbir zaman kolay bir hayat sunmamış. Buna rağmen burada iz bırakan topluluklar, doğaya hoyratça meydan okumak yerine onunla uyum içinde yaşamayı, toprağın sesini dinlemeyi öğrenmişler. Belki de Altay'ın bugün bile insana dinginlik ve huzur veren mistik atmosferinin kökleri, ta o günlerin bilgeliğinin kalıntısı.
Salonlar ilerledikçe tarih biraz daha tanıdık, sesler biraz daha gür hâle geliyor. İskit kültürü, Hunlar ve Göktürkler... Okuduğunuz, sayfalarını çevirdiğiniz tarih kitaplarında donuk birer isim olarak gördüğünüz o devletler; bu kez bir vitrinin içinde parıldayan kemer tokalarında, asırların pasını taşıyan silahlarda, at koşumlarında ve gündelik yaşam eşyalarında canlanıp karşınıza çıkıyor. İşte tam o an tarih, kitaplardaki soğuk satırlardan sıyrılıp ete kemiğe bürünüyor, gerçek bir hayata dönüşüyor.
Müzenin en etkileyici, nefes kesen bölümü ise hiç kuşkusuz Pazırık kültürüne ayrılan salonlar. MÖ 5. ve 3. yüzyıllar arasına tarihlenen Pazırık Kurganları, dünya arkeolojisinin en sarsıcı keşiflerinden biri kabul ediliyor. Mezar odalarına sızan su, yüzyıllar önce donarak adeta doğal birer permafrost koruma odası oluşturmuş. Bu sayede normal şartlarda toprağın sinesinde çürüyüp yok olması gereken kalıntılar, neredeyse ilk zamanlardaki görüntüleriyle günümüze kadar ulaşabilmiş. Doğa, bazen tarihin en adil ve en iyi koruyucusu olabiliyor.
Korunaklı alanlarda sergilenen keçe parçaları, ahşap oymalar ve at koşum takımları… Üzerlerine işlenen kartallar, geyikler, parslar, dağ keçileri…
Bunlar yalnızca estetik bir süsleme amacıyla yapılmamış. Her biri bozkır insanının doğayla kurduğu o girift ilişkinin, hayvan üslubunun ve inanç dünyasının görsel birer tanığı, zamana vurulmuş köklü birer mührü…
Ardından müzenin en çok merak edilen, adımların fısıltıya dönüştüğü o en gizemli salonuna geçiyorum. Ukok Platosu'nda bulunan ve dünyanın "Altay Prensesi, Ukok Prensesi, Buz Bakiresi...” adlarıyla tanıdığı genç kadının hikâyesi tam burada, serin bir camın ardında başlıyor. 1993 yılında arkeolog Natalia Polosmak başkanlığındaki uzman bir ekip tarafından keşfedilen bu donmuş kurgan, olağanüstü biçimde korunmuştu. Yapılan antropolojik araştırmalar, genç kadının Pazırık kültürüne mensup olduğunu ve yaklaşık MÖ 5. yüzyılda yaşadığını gösteriyor. İpek giysisi, zarif başlığı, vücudunu süsleyen asil dövmeleri ve mezar eşyaları, dünya arkeolojisinin en önemli hazinelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Vitrinin önünde duran bu zamansız kadına uzun süre, zamandan koparak baktım. Onu, popüler kültüre ve dünyaya tanıtan unvan “prenses” olsa da bilim insanları, mezarındaki zengin ve seçkin buluntulara bakarak onun, toplum içinde çok özel ve seçkin bir konuma sahip olabileceğini değerlendiriyor. Kimileri elleriyle şifa dağıtan bir otacı, bir şifacı; kimileri ise gökle yer arasında köprü kuran, dinsel törenlerde görev alan saygın bir din kadını, şaman olabileceğini düşünüyor. Kesin olan tek şey ise, ölümünün üzerinden iki bin beş yüz yıl geçtikten sonra bile, insanlığın merakını ve hayal gücünü harekete geçirecek kadar güçlü bir iz bırakmış olmasıdır. İnsan bu sessiz bedenin önünde durunca takvimlerin değiştiğini, devletlerin yıkıldığını, dillerin dönüştüğünü ama buzun, kendisine emanet edilen hatırayı sabırla sakladığını görüyor.
Bilimin rasyonel ışıklarla anlattığı hikâye burada bitiyor; Altay halkının ruhundan süzülen hikâye ise tam bu noktada başlıyor. Altay Cumhuriyeti'nin yerli halkı için O, yalnızca geçmişten çıkarılmış soğuk bir laboratuvar nesnesi ya da arkeolojik bir buluntu değil; atalarının manevi mirasının yaşayan, nefes alan kutlu bir parçası. Zaman zaman Oçi Bala adıyla anılan koruyucu bir ruh figürüyle ilişkilendirilen bu soylu beden, bölge insanının gözünde yer altı dünyasının kapılarını kötülüklere karşı kilitleyen zamansız bir soluk olarak kabul ediliyor. Bu anlatılar yazılı tarihî belgelerden değil, kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü gelenekten besleniyor. Fakat bazen bir toplumun hafızasını ve kültürel kodlarını anlamak için belgelerden çok, insanların neye inandığına, yüreklerinde neyi yaşattığına kulak vermek gerekir.
1993 yılında donmuş kurgandan çıkarılıp toprağından koparılmasının ardından bölgede meydana gelen helikopter kazası, şiddetli depremler ve sıra dışı doğa olayları hep aynı sebebe bağlanmıştır. Pek çok Altaylı ve şamanlar, peş peşe yaşanan bu felaketleri 'Oçi Bala’nın huzurunun bozulması ve ruhunun öfkelenmesi' olarak yorumlamış; onun ait olduğu topraklardan uzaklaştırılmasının dağların alışılagelen dengesini bozduğunu dile getirerek 'Oçi Bala’nın laneti' tartışmalarını gündeme taşımıştır. Elbette bunlar bilimsel açıklamalar değil; yerel inanışların, sarsılmış bir coğrafyanın ve incinmiş bir kültürel hassasiyetin yansımasıdırAma o gün müzede sessizce dolaşırken “Bazen bir efsanenin pozitif bilim terazisinde gerçek olup olmamasından çok, insanların kolektif hafızasında ne denli derin ve sarsılmaz bir yer edindiğinin daha önemli olduğunu düşünmeden edemedim.
Bu güçlü inanç, yıllar boyunca süren büyük bir toplumsal ve hukuki talebi de beraberinde getirmiş. Mumya, detaylı bilimsel incelemeler amacıyla uzun yıllar Novosibirsk'teki Rusya Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü'nde korunduktan ve yurt dışında sergilendikten sonra, Altay halkının ve yerel yöneticilerin ısrarlı girişimleriyle nihayet 2012 yılında ait olduğu topraklara, yani Gorno Altay'a geri getirildi.
Bugün müze yetkilileri, bilim ile inanç arasında ilginç ve saygın bir denge kurmuş durumda. Bir yanda modern müzeciliğin gerektirdiği katı iklimlendirme ve bilimsel koruma kuralları, diğer yanda Altay halkının yüzyıllardır yaşattığı şamanik gelenekler... Bu nedenle kalıntılar özel koşullarda muhafaza ediliyor ve mumya, yılın yalnızca belirli dönemlerinde ziyaretçilere açılıyor. Sergileme takvimi hazırlanırken yerel kültürel hassasiyetler ve ayın evreleri dikkate alınıyor. Aynı odada bilim ile eski inanç yan yana duruyor; biri diğerini yok saymadan, incitmeden sessizce varlığını sürdürüyor. Vitrinin önünden ayrılırken aklımda tek bir düşünce vardı: Bir arkeolog için O, insanlık tarihine ışık tutan eşsiz bir keşif; bir Altaylı için ise atalarının hâlâ nefes alan manevi emanetiydi. Belki de hakikat, bu iki bakışın tam ortasındaki serin sükûtta gizliydi.
Koleksiyonunda 60.000’den fazla eser barındırdığı söylenen müzenin etnografya salonları ise tarihin daha yakın dönemlerine uzanıyor. Adını bölgenin Şamanizm inancı, yerli ezgileri ve Türk boyları (Tuva, Hakas, Teleüt...) üzerine yıllarca saha derlemeleri yapan, birçok yerel melodiyi notaya dökerek dünyaya tanıtan ünlü etnograf, müzikolog, Türkolog Andrey Viktoroviç Anohin'den alan bu müzenin can alıcı bölümlerinde; ahşap beşikler, deri işlemeler, geleneksel giysiler, avcılık ekipmanları, şaman davulları ve günlük yaşam eşyaları gelişigüzel birer nesne olmaktan çıkıp, göçebe kültürünün yüzyıllar boyunca nasıl büyük bir dirençle yaşatıldığını gözler önüne seriyor.
Vitrinlerin arasında dolaşırken içimi tuhaf ve sarsıcı bir aşinalık kaplıyor; müzedeki birçok motif sanki bana, bize aitmiş gibi fısıldıyor. Hayvan figürleri, süsleme anlayışı, semboller… Anadolu'da çocukluğumuzdan beri halılarda, kilimlerde, dokumalarda ve eski mezar taşlarında gördüğümüz geleneksel motiflerle şaşırtıcı, büyüleyici benzerlikler taşıyor. Aramızda binlerce kilometre vardı, asırlar geçmişti; ama zamanda yapılan bir yolculuk, bazen bütün coğrafi mesafeleri bir anda ortadan kaldırabiliyordu. Bir Türk ziyaretçi için bu sembolleri "bize ait" hissetmek, bilimsel bir köken gerçeğinin duygusal ve asil bir yansımasıydı.
Bir başka salonda ise Altay'ın vahşi ve büyüleyici doğal zenginlikleri sergileniyor. Kar leoparı, asil maral geyikleri, boz ayı ve yaban keçisi gibi dondurulmuş türler, bu dağlık coğrafyanın yalnızca insanlık tarihi açısından değil, biyolojik çeşitlilik bakımından da dünyanın en özel, en el değmemiş sığınaklarından biri olduğunu kanıtlıyor.
Müzeden çıkıp yeniden sokağa adım attığımda, ünlü ressam ve etnograf Çoros Gurkin’in adını taşıyan o caddeye çıktım. Halen aynı şehirdeydim ama artık bu topraklara aynı gözlerle bakmıyordum. Andrey Anohin’in elinden tuttuğu, ömrünü Altay’ın, Tuva’nın… masallarını ve ruhunu çizmeye adamış o trajik lider Çoros Gurkin’in caddesinde yürürken, sabah gördüğümüz o heybetli dağlar değişmemişti. Nehirler yine aynı coşkuyla, aynı yönde akıyordu. Rüzgâr tenime yine aynı Sibirya serinliğini taşıyordu. Hayat, kendi günlük seyrinde devam ediyordu; değişen yalnızca benim ruhum ve bakışımdı. Çoros Gurkin’in dünyaca ünlü başyapıtı "Han Altay", az önce müze salonunda karşısında büyülendiğim o tuvalden sıyrılmış, şimdi tüm heybetiyle tam karşımda, bu caddenin ucunda göğe uzanan dağlarda canlı bir gerçeklik gibi duruyordu.
Artık o dağların binlerce yıldır insanların dualarına, korkularına, umutlarına ve yarattıkları şaheserlere tanıklık ettiğini yürekten biliyordum. Bugün esen yeli, asırlar önce onlar da hissetmiş, şu akan sulardan onlar da içmişti. Vadilerdeki kaya resimlerini yapanlar, belki de bu müzede gördüğüm o kemik iğneleri, taş baltaları kullananların torunlarıydı. Anohin Ulusal Müzesi, Altay'a, tarihe ve hayata nasıl bakmam gerektiğini öğreten bilge bir kılavuzdu. Müzede, kim bilir kaçıncı kez, kendi köklerimle yeniden tanışmıştım..."



