Gündem

Kalabalıklaştıkça Yalnızlaşan İnsan

Nalan Nazik 'in kaleminden...

Dansbase
Pha halk gazeteciliği

Ekranın Öteki Yüzü:

Kalabalıklaştıkça Yalnızlaşan İnsan


Teknoloji bize dünyayı verdi.

Peki, karşılığında bizden ne aldı?

Belki de bugün asıl sormamız gereken soru budur.

Bir zamanlar bir insanı tanımak emek isterdi. Bir randevu verilirdi; hazırlanılır, evden çıkılır, yol gidilir, beklenirdi. İnsanlar aynı masanın iki ucunda oturur, birbirlerinin gözlerine bakarak konuşurlardı.

Bir insanın sesindeki tereddüdü duyardınız.

 Bakışındaki kaçışı görürdünüz.

 Suskunluğunun bile bir anlamı olurdu.

Çünkü insan, yalnızca söylediği cümlelerden ibaret değildir.

Duruşu vardır, bakışı vardır, mahcubiyeti vardır, öfkesi vardır. Göz göze gelmenin yarattığı o küçük tedirginlik bile karşınızdaki hakkında size bir şey anlatır.

Şimdi ise insanı bir ekranın içinden tanımaya çalışıyoruz.

Bir fotoğraf…

Birkaç mesaj…

Bir “Günaydın.”

Ardından gecenin bir yarısına kadar süren yazışmalar…

Sonra sesli konuşmalar, görüntülü görüşmeler ve henüz aynı masada bir kahve dahi içilmeden verilen o büyük hüküm:

“Biz bir ilişki yaşıyoruz.”

Gerçekten mi?

Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri burada başlıyor.

İletişim kurmakla bir insanı tanımayı, konuşmakla hayatı paylaşmayı, ekranda görünmekle gerçek hayatta var olmayı birbirine karıştırıyoruz.

Elbette teknoloji kötü değil.

Aksine olağanüstü bir çağın içindeyiz. Dünyanın öteki ucundaki insana saniyeler içerisinde ulaşabiliyoruz. Bilgiye erişiyoruz. Sanatçı sanatını, yazar yazısını, mühendis bilgisini, hekim uzmanlığını, esnaf ürününü insanlara ulaştırabiliyor.

Sosyal medya doğru kullanıldığında muazzam bir imkândır.

Sorun teknoloji değil.

Sorun, teknolojinin hayatımıza yardımcı olmaktan çıkıp hayatımızın kendisi hâline gelmesidir.

Özellikle pandemi sonrasında bunun izlerini daha belirgin görmeye başladık. Evlerimize kapandığımız dönemde ekranlar dışarıya açılan penceremizdi. Fakat kapılar yeniden açıldığında bazılarımız o pencereden ayrılmayı unuttu.

Dışarıdaki hayat geri döndü; insanın bir kısmı dönmedi.

Ve zamanla tuhaf bir tembellik başladı.

Tanışmak için dışarı çıkmaya gerek yok.

 Dost edinmek için bir yere gitmeye gerek yok.

 Sevmek için dokunmaya gerek yok.

 Özlemek için yaşanmış bir hatıraya bile gerek yok.

Telefon elinde olsun yeter!

İşte tam burada insanın kadim yalnızlığı ile çağın teknolojisi birbirine karışıyor.

Ve ortaya tehlikeli bir pazar çıkıyor:

Duygu pazarı…

Çünkü sosyal medya biraz da kocaman bir köy meydanına dönüştü.

Herkes birbirini bir yerlerden tanıyor. Sizin arkadaş listenizdeki yirmi kişi, başka birinin listesinde de var. Birinin dün yorum yaptığı insan, bugün sizin sayfanızda. Mahremiyet küçülürken kalabalık büyüyor.

Binlerce “arkadaşımız” var fakat kapımız çalındığında içeri buyur edeceğimiz kaç insanımız kaldı?

Binlerce takipçimiz var fakat gerçekten düştüğümüzde elimizden tutacak kaç kişi var?

Asıl mesele burada.

Çünkü insan yalnızlaştıkça inanmaya daha fazla ihtiyaç duyuyor.

İnanmaya ihtiyaç duydukça da kandırılmaya daha açık hâle gelebiliyor.

Bugün sosyal medyada kendisini olmadığı biri gibi göstermek hiç zor değil.

Başka bir hayat anlatabilirsiniz.

 Başka bir ekonomik durum sergileyebilirsiniz.

 Olmadığınız kadar mutlu görünebilirsiniz.

 Olmadığınız kadar yalnız görünebilirsiniz.

Hatta mağduriyetinizi bile kurgulayabilirsiniz.

“Çocuğum hasta…”

“Çok zor durumdayım…”

“Kimsem yok…”

“Bir miktar paraya ihtiyacım var…”

Ve insanın merhameti üzerinden başlayan nice hikâye, sonunda maddi ya da manevi istismara dönüşebiliyor.

Bir başka tarafta ise duygusal avcılık var.

Kadın da yapabilir, erkek de.

Bu yüzden meseleyi cinsiyet üzerinden okumayı doğru bulmuyorum. Çünkü kandırmanın, sadakatsizliğin, yalanın ve istismarın cinsiyeti yoktur.

Karakteri vardır.

Bir insanın sayfasında binlerce kadın ya da binlerce erkek bulunması tek başına suç değildir. Mesele o kalabalığın içerisinde insanın kendisini nasıl konumlandırdığıdır.

Sınırını biliyor mu?

Niyetini biliyor mu?

Karşısındaki insanın yalnızlığını kullanıyor mu?

Birine umut verirken aynı cümleleri başka insanlara da yazıyor mu?

İşte bunlar önemlidir.

Çünkü bugün aynı “Günaydın” mesajının kaç kişiye gönderildiğini bilmiyoruz.

Aynı “Seni özledim” cümlesinin kaç ekran arasında dolaştığını bilmiyoruz.

Ve en kötüsü, bazen bilmek de istemiyoruz.

Çünkü inanmak, gerçeği öğrenmekten daha güzel geliyor.

İnsan çoğu zaman yalana değil, inanmak istediği yalana yeniliyor.

Yaş ilerledikçe bu durumun biteceğini düşünürdük.

Oysa bugün ellili, altmışlı yaşlarında nice insanın hâlâ sosyal medyada büyük bir arayış içerisinde olduğunu görüyoruz. Kimi sevgi arıyor, kimi arkadaşlık, kimi maddi imkân, kimi yalnızlığını giderecek bir ses…

Bunda utanılacak hiçbir şey yok.

İnsan kaç yaşında olursa olsun sevilmek ister.

Tehlikeli olan sevmek değil; sevilme ihtiyacının muhakemenin önüne geçmesidir.

Çünkü yalnızlık bazen insana yanlış kapıları doğru kapı gibi gösterebilir.

Bir de işin başka yüzü var.

Teşhir…

Mahremiyetin neredeyse eski bir kelimeye dönüştüğü, bedenin beğeniyle ölçüldüğü, özel hayatın kamuya açıldığı tuhaf bir zamanın içindeyiz.

İnsanlar mutlu olduklarını göstermek için yaşıyor.

Yediklerini gösteriyorlar.

 Gittikleri yeri gösteriyorlar.

 Aşklarını gösteriyorlar.

 Kavgalarını gösteriyorlar.

 Ayrılıklarını gösteriyorlar.

Hatta bazen acılarını bile sergiliyorlar.

Yaşamaktan çok göstermeye başladık.

Ve belki de çağımızın trajedisi tam olarak budur:

İnsan görünür oldukça kendisine yabancılaşıyor.

Elbette sosyal medyada başlayan her dostluk sahtedir demiyorum.

Hayat bunun istisnalarıyla doludur.

Birbirini burada tanıyıp gerçek hayata taşıyan, yıllarca dost kalan, birbirine gerçekten kıymet veren insanlar vardır. Hatta kilometrelerce uzakta olup birbirinin ruhuna yakın duran insanlar da vardır.

Fakat istisnalar, tehlikeyi görmemize engel olmamalı.

Çünkü ekran karşımızdakini gösterebilir; fakat onun bütün hayatını göstermez.

Kamera yüzünü gösterir, karakterini değil.

Mesaj kelimelerini gösterir, niyetini değil.

Fotoğraf gülüşünü gösterir, gerçeğini değil.

Ve insan tam da bu yüzden zaman zaman kendisine dönmek zorundadır.

Telefonu masaya bırakıp aynaya bakmalı.

Ve kendisine çok basit ama ağır bir soru sormalı:

“Ben ne yapıyorum?”

Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa başkalarının hayatlarını mı seyrediyorum?

Gerçek dostlarım var mı, yoksa yalnızca takipçilerim mi?

Bir insanı gerçekten tanıyor muyum, yoksa bana gösterdiği kadarıyla kafamda bir insan mı yarattım?

Seviyor muyum, yoksa yalnızlığımdan kaçmak için bir ekrana mı tutunuyorum?

Bazen sosyal medyadan biraz uzaklaşmak gerekir.

Telefonu susturmak…

Bir masaya oturmak…

Gerçek bir dostun gözlerinin içine bakmak…

Bir kahveyi fotoğrafını çekmeden içmek…

Denizi paylaşmadan seyretmek…

Bir şarkıyı hikâyeye koymadan dinlemek…

Ve bir insanı “çevrimiçi” olduğu için değil, gerçekten hayatınızda olduğu için sevmek gerekir.

Teknoloji ilerlemeye devam edecek.

Yapay zekâ daha da gelişecek.

Ekranlar büyüyecek, mesafeler küçülecek, dünya belki avucumuzun içine daha fazla sığacak.

Fakat bütün bu ilerlemenin ortasında kaybetmememiz gereken çok eski bir şey var:

İnsan kalabilmek.

Çünkü teknoloji mesafeleri kaldırabilir ama güveni inşa edemez.

Kamera yüzümüzü gösterebilir ama vicdanımızı gösteremez.

Bir mesaj dünyanın öbür ucuna bir saniyede ulaşabilir ama bir insanın kalbine ulaşmak hâlâ zaman, emek, dürüstlük ve hakikat ister.

Bu yüzden bazen ekranı kapatın.

Hayatı açın.

Çünkü insanın gerçek çevrim içi hâli, telefonunun başında olduğu an değil;

hayata bağlı olduğu andır.


5 TL reklam
Önceki Haber ABD’de Isaias Kasırgası Can Aldı: 4 Ölü, Yüz Binler Elektrik...
Sonraki Haber VEFA BİR GÜN DEĞİL, BİR ÖMÜRDÜR...

İlgili Haberler