ANKARA - BHA
Prof. Dr. Zakir Avşar, ''Toplumsal Dayanışma ve Güven Ahbap-Çavuş İlişkileri ile Yürür mü?'' adlı yazısında şu ifadelere yer verdi:
''Büyük afetler toplumların fiziksel altyapısıyla birlikte kurumsal yapısını da sınayan olağanüstü dönemlerdir.
İlk aşamada dikkatler doğal olarak arama-kurtarma faaliyetlerine, sağlık hizmetlerine, barınma imkânlarına ve temel ihtiyaçların karşılanmasına yönelir.
Fakat afetin akut evresi geride kaldıkça, görünürde teknik nitelik taşıyan birçok tartışmanın gerçekte kurumsal güven, yönetişim ve toplumsal meşruiyet ekseninde şekillendiği anlaşılır.
Bu nedenle afetlerin ardından yaşanan tartışmalar belirli kurumların performansına ilişkin değerlendirmelerden ziyade bir toplumun ortak hareket etme kapasitesini mümkün kılan güven ilişkilerinin yeniden tanımlandığı süreçlerdir.
Haluk Levent ve Ahbap Derneği ekseninde kamuoyuna yansıyan iddiaların akıbeti hukuk devletinin öngördüğü usuller çerçevesinde yürütülen soruşturma ve yargılama süreçleri sonunda belirlenecektir. Bununla birlikte kamuoyunda geniş yankı uyandıran bu iddiaların hukuki akıbetlerinden bağımsız olarak güven duygusu üzerinde önemli etkileri olduğu da aşikârdır.
Güven, toplumların en önemli kurumsal kaynaklarından biridir. Bir kamu kurumunun, sivil toplum kuruluşunun veya herhangi bir sosyal organizasyonun işlevini sürdürebilmesi sahip olduğu maddi imkânlardan önce kendisine duyulan güvene bağlıdır.
Güvenin bulunduğu yerde insanlar kaynak seferber eder, yetki devreder, sorumluluk paylaşır ve ortak amaçlar doğrultusunda iş birliği yapar. Güvenin zayıfladığı yerde ise aynı faaliyetlerin yürütülebilmesi çok daha yüksek maliyetler gerektirir. Denetim mekanizmalarının artması, bürokratik süreçlerin ağırlaşması ve karar alma hızının düşmesi, çoğu zaman güven eksikliğinin kurumsal yansımalarıdır.
Afet dönemlerinde bu durum daha belirgin hâle gelmektedir. Bağış yapan kişi aktardığı kaynağın hangi tedarik zincirinden geçtiğini, hangi ölçütlerle dağıtıldığını veya hangi süreçlerden sonra ihtiyaç sahibine ulaştığını bireysel olarak takip edemez. Böyle bir yapıda güven, bireysel kanaat olmaktan çıkar ve kurumsal işleyişi mümkün kılan temel mekanizmaya dönüşür.
İnsanlar çoğu zaman yaptıkları bağışın her aşamasını doğrulayabildikleri için değil, bunu yapmaya gerek bırakmayacak ölçüde güven duydukları için bağışta bulunurlar.
Bu güvenin kaynağı ise kişisel sempati veya dönemsel popülerlikten çok kurumların hesap verebilirliği, denetlenebilirliği ve öngörülebilirliğidir. Güvenin kalıcı hâle gelebilmesi, kurumsal süreçlerin kişilere bağlı olmaktan çıkarılmasına bağlıdır.
6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler sonrasında yaşanan tartışmalar dijital iletişim ortamlarının etkisiyle kısa sürede milyonlarca kişiye ulaşmış büyük ölçüde dezenformasyon içeren bilgi ve yönlendirmelerle Kızılay üzerinde bir güven erozyonu oluşmuştur.
Yine ideolojik duruşlarla kamu kurumlarının kriz yönetim kapasitesi sert biçimde eleştirilirken başta Ahbap olmak üzere bazı sivil toplum kuruluşlarına çok yüksek düzeyde toplumsal destek kanalları açılmıştır.
Şimdilerde ise o günlerde açılan bu kanallardan Ahbap adlı yapıya verilen desteğin kullanım biçimi ile ilgili iddialar taşınamaz hale gelmiş ve bağış yönetimine, kurumsal işleyişe ve mali süreçlere ilişkin hususlar kamuoyunun gündemine girmiştir…
Elbette burada iki husus önemlidir, birincisi iddialara “mahalle” saiki ile karşı olmak ve tıpkı İBB ve İmamoğlu ekseninde gelişen hadiselerdeki gibi “kesinlikle yolsuzluk yoktur” tavrını benimsemek, ikincisi ise iddiaları tam ve kesin gibi kabul ile hareket etmek… Her ikisi de hem hukuku, hem ahlakı zehirleyen duruşlardır…
Kızılay’a yönelik afet günlerinde ölçüyü aşan bir kampanya yürütülmüş, yapının bir kurum olduğu ve her zaman lazım olacağı unutulmuş ve mahalle saikiyle, ideolojik takıntılarla sivil toplum örgütü bile denmesi zor, küçük ve bireysel yapılar, başlarındaki çok tanınır kişiler üzerinden popüler hale getirilmişti…
Kamu kurumlarına duyulan güvenin aşınması sivil toplumu güçlendirmediği gibi sivil toplum kuruluşlarına yönelik güvenin zedelenmesi de kamu kurumlarının meşruiyetini kendiliğinden artırmaz. Uzun vadede güvenin genel düzeyindeki azalma bu ekosistemin bütün aktörlerini etkiler.
Afet yönetimi doğası gereği çok aktörlü bir yönetişim alanıdır. Merkezi idare, yerel yönetimler, kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları, meslek örgütleri, üniversiteler, özel sektör ve gönüllüler arasında kurulan koordinasyon ne kadar güçlü olursa, müdahalenin etkinliği de o ölçüde artar.
Bu nedenle kamu ile sivil toplum arasında rekabet ilişkisi kurmak yerine iş bölümü ve tamamlayıcılık ilişkisi kurmak daha isabetlidir. Kamu kurumlarının sahip olduğu hukuki yetki, lojistik kapasite ve süreklilik ile sivil toplumun esnekliği, saha tecrübesi ve gönüllü mobilizasyon kabiliyeti birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan özelliklerdir.
Bununla birlikte, büyük ölçekli bağış kampanyaları yöneten kuruluşların karşı karşıya kaldıkları yönetişim sorunları da göz ardı edilemez. Bir organizasyonun yönettiği mali kaynak büyüdükçe karar alma süreçleri karmaşıklaşır, mali kontrol ihtiyacı artar ve kurumsal kapasitenin sürekli geliştirilmesi zorunlu hâle gelir. Kurumsal yapının büyüme hızının, yönetilen kaynakların büyüme hızının gerisinde kalması durumunda çeşitli yönetsel riskler ortaya çıkabilir. Bu risklerin varlığı, tek başına hukuka aykırı bir fiilin gerçekleştiği anlamına gelmez; ancak güçlü iç denetim, bağımsız dış denetim ve şeffaf raporlama mekanizmalarının önemini artırır.
Burada üzerinde durulması gereken temel ilke, hesap verebilirliğin güven eksikliğinin sonucu değil, güvenin kurumsallaşmış biçimi olduğudur. Kamu adına faaliyet yürüten veya kamusal güvene dayanarak kaynak toplayan her organizasyon bu güveni sürdürebilmek için faaliyetlerini açıklayabilmeli, mali süreçlerini denetime açabilmeli ve yönetsel kararlarını makul ölçüler içinde kamuoyunun değerlendirmesine sunabilmelidir. Hesap verebilirlik, iyi niyetin yerine geçen bir mekanizma değildir; iyi niyetin kurumsal güvene dönüşmesini sağlayan yapısal çerçevedir.
Aynı ilke kamu kurumları bakımından da geçerlidir. Demokratik hukuk devletinde kamu gücü kullanan her kurum sahip olduğu yetki ile orantılı bir hesap verme sorumluluğu taşır. Bu sorumluluk, kurumsal otoriteyi zayıflatmaz aksine meşruiyetini güçlendirir. Şeffaflığın kurumsal kapasiteyi aşındırdığı yönündeki yaklaşım kadar denetimin yalnızca şüphe durumunda gerekli olduğu düşüncesi de sağlıklı değildir. Modern kamu yönetimi anlayışında denetim olağanüstü bir uygulama değil, kurumsal işleyişin doğal unsurudur.
Benzer biçimde sivil toplum kuruluşlarının da gönüllülük esasına dayanıyor olmaları, onları hesap verme yükümlülüğünden muaf kılmaz. Toplumun güveniyle oluşturulan her mali kaynak, niteliği itibarıyla kamusal bir sorumluluk doğurur. Hukuken özel hukuk tüzel kişisi statüsünde bulunmaları, toplumsal meşruiyet bakımından daha düşük bir şeffaflık standardını haklı göstermez. Aksine gönüllülük esasına dayalı organizasyonların meşruiyeti büyük ölçüde güvene dayandığı için açıklık ve denetlenebilirlik onlar açısından daha da kritik bir işlev üstlenir.
Bu noktada dijital iletişim ortamlarının kurumsal güven üzerindeki etkisini de dikkate almak gerekir. Bilgi dolaşımının hızlanması, hesap sorulabilirliği artıran önemli bir gelişme olmakla birlikte, doğrulanmamış bilgilerin yayılımını da kolaylaştırmaktadır. Sosyal medya platformlarında oluşan kanaatler çoğu zaman hukuki süreçlerden çok daha hızlı biçimde şekillenmektedir. Bunun sonucu olarak, kamuoyunda oluşan algı ile hukuki gerçeklik arasında zaman zaman önemli farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, hem haksız itham riskini artırmakta hem de gerçekten hesap verilmesi gereken durumlarda sağlıklı tartışma zemininin kaybolmasına neden olabilmektedir.
Toplumsal dayanışma, afet zamanlarında ortaya çıkan duygusal bir refleks olmanın ötesinde, kurumsal güven üzerine inşa edilen sürdürülebilir bir kamusal kapasitedir. Bu kapasitenin korunabilmesi, kişilere duyulan güvenin artırılmasından çok, güven üreten kurumsal mekanizmaların güçlendirilmesine bağlıdır. Nihayetinde toplumların dayanıklılığını belirleyen unsur kriz anlarında ortaya çıkan iyi niyet kadar o iyi niyeti kalıcı ve denetlenebilir kamusal değere dönüştürebilen kurumsal yapılardır.''


