TÜRKİYE, KÜLTÜR DİPLOMASİSİNDE TARİHÎ MİRASINI AVRUPA’YA TAŞIMAYA DEVAM EDİYOR
TRUVA ATI’NI HERKES BİLİYOR… AMA TROYA’NIN GERÇEK HİKÂYESİNİ KAÇ KİŞİ BİLİYOR?
Anadolu’nun 5 bin yıllık mirası Troya, Hollanda’da üç gün boyunca düzenlenen konferans ve sergilerle yeniden dünya gündemine taşındı.
Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan, arkeolojik bulgular ve Hitit tabletleri ışığında Troya’nın Anadolu uygarlıkları içindeki gerçek yerini bilimsel verilerle anlattı.
Amsterdam, Leiden ve Lahey’de gerçekleştirilen etkinlikler; akademisyenleri, arkeologları, diplomatları ve kültür dünyasını aynı çatı altında buluşturdu.
Bu dosya yalnızca Hollanda’daki Troya etkinliklerini değil; Truva Atı efsanesinden Hitit tabletlerine, kültür diplomasisinden dünya turizmine uzanan büyük hikâyeyi de anlatıyor.
2004 yapımı “Troy” filmiyle milyonların yeniden keşfettiği Troya’nın, aslında Anadolu’nun binlerce yıllık medeniyet mirası olduğu bir kez daha gözler önüne seriliyor.
Troya yalnızca tarihçilerin ve arkeologların değil; sinemanın, edebiyatın ve dünya kültürünün de vazgeçilmez simgelerinden biri olmayı sürdürüyor.
Konferans izlenimlerimi, kişisel anılarımı ve Troya’nın bilinmeyen yönlerini aynı dosyada buluşturarak, siz değerli okurlarımı, tarih ile günümüz arasında unutulmaz bir yolculuğa çıkarıyorum.
(Haberin Hollandacası en altta.
De Nederlandse versie staat onderaan)
Türkiye’nin en önemli arkeolojik miraslarından biri olan Troya, Hollanda’da üç gün boyunca düzenlenen konferans ve sergilerle uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı.
Roma’daki Kolezyum’da büyük ilgi gören Troya sergisinin ardından, bu kez Hollanda’da gerçekleştirilen etkinlikler, yalnızca arkeoloji çevrelerini değil, akademi, sanat ve diplomasi dünyasını da bir araya getirdi.
Troya, yalnızca Anadolu’nun değil, dünya medeniyet tarihinin de en çok araştırılan ve en çok tartışılan antik kentlerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu nedenle Türkiye, sahip olduğu bu eşsiz mirası uluslararası platformlarda bilimsel verilerle anlatmaya büyük önem veriyor.
Programın zamanlaması da dikkat çekiciydi. Son yıllarda Troya’ya yönelik uluslararası ilginin giderek arttığı bir dönemde düzenlenen bu etkinlikler, Türkiye’nin kültürel mirasını bilimsel temeller üzerinde tanıtma çabasının önemli örneklerinden biri oldu.
Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı (TGA) ile Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği’nin öncülüğünde, Yunus Emre Enstitüsü ve Leiden Üniversitesi’nin iş birliğiyle gerçekleştirilen program kapsamında, Troya’nın tarihî ve kültürel önemi üç ayrı etkinlikte ele alındı.
Programın ilk durağı Amsterdam’daki Yunus Emre Enstitüsü oldu.
Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın katılımıyla açılan özel sergide, Troya’nın geçmişine ışık tutan bilgiler ziyaretçilerle paylaşıldı. Ardından gerçekleştirilen konferansta Prof. Dr. Aslan, son yıllarda elde edilen arkeolojik bulguları ve Troya’nın Anadolu uygarlıkları içindeki yerini ayrıntılarıyla anlattı.
Etkinliklerin ikinci günü, Leiden’deki dünyaca tanınan Rijksmuseum van Oudheden Müzesi’nde gerçekleştirildi. Akademisyenler, arkeologlar ve kültür-sanat dünyasının temsilcileri burada Troya’nın dünya medeniyet tarihindeki yerini farklı yönleriyle değerlendirdi.
Programın Leiden’de düzenlenmesi ayrıca dikkat çekti. Leiden Üniversitesi ile Rijksmuseum van Oudheden, Yakın Doğu ve Anadolu arkeolojisi alanında Avrupa’nın en saygın bilim merkezleri arasında gösteriliyor. Bu nedenle Troya’nın burada ele alınması, etkinliklere ayrı bir akademik değer kazandırdı.
Üç günlük programın son bölümü ise Türkiye Cumhuriyeti Lahey Büyükelçiliği Rezidansı’nda gerçekleştirildi. Böylece Troya’nın tarihî mirası, diplomatik çevrelerin de katılımıyla uluslararası platformda bir kez daha güçlü biçimde tanıtılmış oldu.
Etkinliklere 200’ü aşkın seçkin davetli katıldı. Katılımcılar, Troya’nın yaklaşık 5 bin yıllık geçmişini, arkeolojik bulgular ışığında yakından inceleme fırsatı buldu.
“TROYA, HİTİT DÜNYASININ ÖNEMLİ BİR PARÇASIYDI”
Konferansların en dikkat çekici bölümlerinden biri, Troya’nın tarihine ilişkin son bilimsel değerlendirmeler oldu.
Bugün birçok kişi, Troya’yı yalnızca Truva Atı efsanesiyle tanıyor. Oysa Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın da vurguladığı gibi, arkeolojik bulgular ve çivi yazılı Hitit tabletleri, Troya’nın Anadolu uygarlıklarıyla güçlü bağlarını ortaya koyuyor.
Hitit başkenti ile Troya arasında gerçekleştirilen resmî yazışmaların kil tabletler üzerinde günümüze kadar ulaşmış olması, Troya’nın yalnızca destanlara konu olmuş bir kent değil, dönemin önemli siyasî ve ticari merkezlerinden biri olduğunu da gösteriyor.
HOLLANDA’DA KÜLTÜR DİPLOMASİSİNE GÜÇLÜ KATKI
Amsterdam’daki programın hazırlanmasında önemli rol üstlenen Pınar Bilgen Ermiş, Dr. Nilgün Kılıçarslan ve Hilal Can da, Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın Hollanda’daki konferans ve sergi programının başarıyla gerçekleşmesine katkı sağladı.
Amsterdam Başkonsolosumuz Mahmut Burak Ersoy’un da katıldığı bu organizasyon, yalnızca Troya’nın tanıtımı açısından değil, Türkiye’nin kültür diplomasisinin Avrupa’daki görünürlüğünü artırması bakımından da önemli bir adım olarak değerlendiriliyor.
Son yıllarda Türkiye, sahip olduğu tarihî ve kültürel mirası uluslararası etkinliklerle daha geniş kitlelere tanıtmayı hedefliyor. Hollanda’daki bu üç günlük program da bu stratejinin başarılı örneklerinden biri olarak dikkat çekti.
BENİ TRUVA’YA YENİDEN GÖTÜREN FİLM
2004 yapımı “Troy” filmi, dünya genelinde milyonlarca kişinin Troya’yı yeniden merak etmesine katkı sağladı. Belki de dünyanın Troya’yı yeniden konuşmaya başlamasında arkeologlar
kadar sinemanın da payı vardır. Çünkü bazen bir film, binlerce yıllık tarihi milyonlarca insana yeniden merak ettirebilir.
Truva’yı çocukluğumda kitaplardan tanımıştım.
Ancak 2004 yılında gösterime giren, yönetmenliğini Wolfgang Petersen’in yaptığı “Troy” filmi, bu kadim kenti bana bambaşka bir gözle gösterdi. Filmde Achilles’i (Arşil) Brad Pitt, Hektor’u ise Eric Bana canlandırıyordu. Troy, Homeros’un İlyada destanından esinlenerek çekilmiş, destansı anlatımıyla dünya sinema tarihine damga vuran bir yapımdı.
Filmi seyrederken beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Achilles ile Hektor’un karşı karşıya geldiği andı. Bir tarafta şöhret peşinde koşan dünyanın en büyük savaşçısı, diğer tarafta ailesi, halkı ve vatanı için savaşan bir prens…
Hektor’un vedası, Troya halkının çaresizliği ve savaşın geride bıraktığı acılar, yalnızca bir savaş hikâyesi değil; insanlık tarihinin ortak dramı olarak hafızama kazındı.
Film bittiğinde aklımda tek bir düşünce kalmıştı: Demek ki Troya, yalnızca taşlardan oluşan bir antik kent değilmiş…
Troya; cesaretin, fedakârlığın, sevginin, ihanetin ve insanlığın binlerce yıldır anlattığı büyük bir hikâyeymiş.
Belki de bu yüzden, aradan geçen bunca yıla rağmen dünyanın dört bir yanından insanlar hâlâ Troya’yı merak ediyor, kitaplarını okuyor, filmlerini izliyor ve Çanakkale’ye giderek o topraklarda yürümek istiyor.
Yıllar sonra Hollanda’da Troya üzerine düzenlenen bu konferansları izlerken, o filmde hissettiğim duygular yeniden canlandı. Aradaki tek fark şuydu: Bu kez karşımda efsaneler değil, bilimsel gerçekler vardı.
BU HABERİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Troya’nın Hollanda’da üç gün boyunca farklı mekânlarda anlatılması, sıradan bir kültür etkinliği olarak görülmemelidir.
Çünkü günümüzde ülkeler artık yalnızca ekonomi, savunma ya da siyasetle değil; tarihleri, kültürleri ve medeniyet miraslarıyla da uluslararası alanda rekabet ediyor. Buna “kültür diplomasisi” deniliyor.
Yıllardır Yunan mitolojisinin gölgesinde anlatılan Troya’nın, Anadolu’nun ayrılmaz bir parçası olduğunun uluslararası platformlarda bilimsel verilerle ortaya konulması, Türkiye açısından son derece önemlidir.
Özellikle Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın kazılardan elde edilen bulgular ışığında Troya’nın Hitit dünyasıyla olan bağlarını anlatması, bu tarihî mirasın gerçek kimliğinin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamaktadır.
Bu tür çalışmaların bir başka önemli yönü de turizmdir.
Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan, tarihî ve kültürel mirası yerinde görmek için ülkeler arasında seyahat ediyor. Troya’nın uluslararası tanıtımının güçlenmesi, Çanakkale ve çevresinin kültür turizmine de önemli katkılar sağlayacaktır.
Ancak burada dikkat çekilmesi gereken başka bir nokta daha var.
Türkiye, sahip olduğu sayısız tarihî ve kültürel değeri çoğu zaman yeterince anlatamıyor. Buna karşılık bazı ülkeler, çok daha sınırlı tarihî miraslarını bile etkili tanıtım stratejileriyle dünya markasına dönüştürebiliyor.
İşte Hollanda’da gerçekleştirilen bu konferans dizisi, bu anlayışın değişmeye başladığını gösteren sevindirici örneklerden biridir.
Troya yalnızca geçmişin hikâyesi değildir.
Troya, Anadolu’nun binlerce yıllık hafızasıdır.
Bu hafızayı dünyaya doğru anlatabilmek ise yalnızca arkeologların değil; kültür insanlarının, diplomatların, turizmcilerin ve medyanın ortak görevidir.
Hollanda’da gerçekleştirilen bu başarılı organizasyon da, Türkiye’nin kültürel mirasını uluslararası alanda daha görünür kılma yolunda atılmış değerli bir adım olarak tarihteki yerini alacaktır.
Hollanda’da gerçekleştirilen bu başarılı organizasyon, Troya’nın yalnızca geçmişe ait bir miras olmadığını; bugün de Türkiye’nin kültürel kimliğini dünyaya anlatan en güçlü değerlerden biri olduğunu bir kez daha göstermiştir.
DÜNYANIN TANIYIP DA ÇOĞUMUZUN YETERİNCE TANIMADIĞI TROYA GERÇEĞİ
Troya’yı herkes duydu… Ama gerçekten kaç kişi tanıyor?
İşte binlerce yıllık Anadolu mirasının kısa hikâyesi…
Troya denildiğinde çoğumuzun aklına yalnızca Truva Atı geliyor. Oysa bu efsanevi at, Troya’nın yalnızca küçük bir bölümünü temsil ediyor. Gerçek Troya, insanlık tarihinin en önemli uygarlık merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Bugünkü Çanakkale sınırları içinde yer alan Troya’nın tarihi yaklaşık 5 bin yıl öncesine uzanıyor. Kent, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan stratejik konumu sayesinde yüzyıllar boyunca ticaretin, kültürün ve siyasetin önemli merkezlerinden biri oldu.
Troya’yı dünyaya tanıtan isim, M.Ö. 8. yüzyılda yaşadığı kabul edilen ünlü ozan Homeros oldu. Yazdığı İlyada destanı, Troya Savaşı’nı ölümsüzleştirdi. Ancak tarihçiler, Homeros’un destanında tarihî gerçeklerle efsanelerin iç içe geçtiğini belirtiyor.
Uzun yıllar boyunca Troya’nın yalnızca bir efsane olduğu düşünüldü. Ancak 19. yüzyılda başlayan kazılar ve daha sonra yapılan bilimsel araştırmalar, Troya’nın gerçekten var olduğunu ortaya koydu.
Son yıllarda bulunan Hitit çivi yazılı tabletleri, Troya’nın Anadolu uygarlıklarıyla güçlü ilişkiler içinde olduğunu gösteren en önemli belgeler arasında yer alıyor. Pek çok bilim insanı, Hitit metinlerinde geçen “Wilusa” kentinin Troya olduğunu kabul ediyor. Bu bulgular, Troya’nın yalnızca Yunan destanlarının değil, Anadolu tarihinin de ayrılmaz bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.
Bugüne kadar yapılan kazılarda, Troya’nın aynı yerde üst üste kurulmuş dokuz ayrı şehirden oluştuğu belirlendi. Bu durum, bölgenin binlerce yıl boyunca kesintisiz bir yerleşim merkezi olduğunu gösteriyor.
Troya Antik Kenti, sahip olduğu evrensel değer nedeniyle 1998 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alındı. Bugün dünyanın dört bir yanından yüz binlerce kişi bu eşsiz mirası görmek için Çanakkale’yi ziyaret ediyor.
Ancak Troya’nın önemi yalnızca geçmişinden kaynaklanmıyor. O, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihini, kültürünü ve medeniyet birikimini dünyaya anlatan en güçlü sembollerden biri olmayı sürdürüyor.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Dünya Troya’yı yeniden keşfetmeye çalışırken, biz bu büyük mirası gerçekten ne kadar tanıyoruz?
İlhan Karaçay

