Keskin Bakış | Hüseyin ZORKUN /
Bazen insanın söyleyecek çok sözü olur ama konuşacak gücü kalmaz.
İşte ben de bugün tam o noktadayım.
Son günlerde içimde büyüyen tek bir düşünce var...
Telefonları kapatmak...
Sosyal medyadan çıkmak...
İnternet sitelerini kapatmak...
Gazeteciliğe biraz ara vermek...
Kimsenin beni bulamayacağı kadar uzaklara gitmek...
Kaçmak için değil...
Sadece yeniden nefes alabilmek için...
Antakya benim doğduğum şehirden çok daha fazlasıydı.
Çocukluğumdu...
Gençliğimdi...
35 yıllık gazetecilik hayatımdı...
Dostlarımdı, anılarımdı, hayallerimdi.
Ama son yıllarda yaşadıklarımız, bu güzel şehrin bütün güzel hatıralarını ağır bir yükün altına bıraktı.
6 Şubat depremleri yalnızca evleri yıkmadı.
Hayatlarımızı da yerle bir etti.
Evimizi kaybettik.
İş yerimizi kaybettik.
Yılların emeğini kaybettik.
Fotoğraf makinelerimiz, bilgisayarlarımız, kitaplarımız, arşivlerimiz, ofisimiz...
Bir ömrün biriktirdiği ne varsa enkaz altında kaldı.
İnsan bazen eşyasına değil, onların taşıdığı hatıralara üzülüyor.
En büyük acı da zaten bu oluyor.
Aylarca yeniden ayağa kalkabilmek için mücadele ettik.
"Yeniden başlayacağız." dedik.
Küçücük de olsa bir düzen kurmaya çalıştık.
Tam toparlanıyoruz derken bu kez peş peşe yaşanan sel felaketleri geldi.
Depremden kurtarabildiğimiz ne varsa, bu kez sel sularına teslim ettik.
Sözde bir ofisimiz vardı.
Aslında ofis demeye bile dilim varmıyor.
Eşyalarımızı koyabildiğimiz küçücük bir depo...
Sel suları dört bir yandan içeri girdi.
Kitaplarımız...
Elektronik cihazlarımız...
Belgelerimiz...
Kıyafetlerimiz...
Mobilyalarımız...
Kısacası geriye kalan ne varsa yine yok oldu.
Depremzede olmuştuk...
Şimdi de selzede olduk.
Belki de hayatım boyunca en beceremediğim şey yardım istemek oldu.
Kimsenin kapısını çalmayı öğrenemedim.
Aç kalsam da istemedim.
Susuz kalsam da istemedim.
Hep kendi mücadelemi vermeye çalıştım.
Sabrettim.
Dua ettim.
Çalıştım.
Ama insanın bazen gücü gerçekten tükeniyor.
Bugün hâlâ düzenli bir evimiz yok.
Gazeteciliği, depo görünümündeki küçücük bir yerde sürdürmeye çalışıyoruz.
Bir gün elektrik kesiliyor...
Ertesi gün su olmuyor...
Başka bir gün internet gidiyor...
Gelirler azalıyor...
Ama hayatın masrafları hiç azalmıyor.
Bir de bütün bunların üzerine şehrin hiç bitmeyen gürültüsü...
Tozu...
Toprağı...
Şantiyeleri...
Korna sesleri...
İnsanların tükenen sabrı...
Bazen sadece sessizlik istiyorum.
Sadece huzur...
Bugün en büyük ihtiyacım para değil.
Makam değil.
Şöhret değil.
Sadece birkaç gün huzur.
Doğanın içinde sessiz bir ortam.
Elime bir kitap alıp saatlerce okuyabilmek.
Bir filmi sonuna kadar izleyebilmek.
Gece deliksiz uyuyabilmek.
İnsanın bunları bile özlemesi ne acı...
Depremden kalan sağlık sorunları da hâlâ benimle.
Boyun fıtığım devam ediyor.
Başımdaki yaralar tam anlamıyla iyileşmedi.
Beden yoruluyor.
Ama asıl yorulan ruh oluyor.
Bazen gerçekten her şeyi bırakmak istiyorum.
Gazeteciliği...
Sporu...
Sosyal hayatı...
Telefonları...
Sosyal medyayı...
İnternet sitelerini...
Kimsenin beni bulamayacağı kadar uzaklara gitmek istiyorum.
Bu bir vazgeçiş değil.
Bu, yeniden nefes alabilme isteği.
Belki bir gün yine eski Antakya'yı hissederim.
Belki bu şehir bana yeniden çocukluğumu hatırlatır.
Belki yine sokaklarında yürürken mutlu olurum.
Bilmiyorum...
Ama bugün hissettiğim tek şey derin bir yorgunluk.
Tarifi olmayan...
İçime çöken...
Sessiz bir yorgunluk...
Ve kendi kendime sormadan edemiyorum...
Daha ne kadar dayanabileceğim?
Mehmet Hüseyin ZORKUN


