BU BİR HATAY YAZISI DEĞİLDİR.
Bu bir deprem yazısı da değildir.
Bu, yaşadığı felaketlerden sonra hayattan değil, kendisine reva görülen hayattan vazgeçmeye başlayan insanların ruh hâlini sorgulama yazısıdır.
Geçtiğimiz günlerde...
Bir Hataylının kaleme aldığı satırları okudum.
Satır satır...
Cümle cümle...
Kelime kelime...
Bir şeyi aradım.
Öfkeyi...
İsyanı...
Suçlamayı...
Bulamadım.
Ama çok daha ağır bir şey buldum.
Yorgunluğu...
Öyle bir yorgunluk ki...
İnsana işini bıraktırabilecek kadar derin...
Memleketinden uzaklaştırabilecek kadar ağır...
Hayatla arasındaki bütün bağları koparmayı düşündürebilecek kadar sessiz...
Dikkatimi çeken ise bambaşka bir şey oldu.
Ne para istiyordu.
Ne makam.
Ne ayrıcalık.
Ne de kendisi için özel bir hayat.
Sadece...
Telefonunu kapatmak istiyordu.
Kimsenin ulaşamayacağı kadar uzaklara gitmek istiyordu.
Bir ağacın altında...
Sessizce kitap okuyabilmeyi istiyordu.
Bir gece boyunca korkmadan uyuyabilmeyi istiyordu.
Bir insanın en büyük hayali yalnızca huzur olmuşsa...
Durup düşünmek gerekmez mi?
Yoksa...
O insanın hiçbir şey istememesini, gerçekten hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı şeklinde mi yorumlayacağız?
Biz yıllardır...
Kaç bina yapıldığını konuşuyoruz.
Kaç konut teslim edildiğini konuşuyoruz.
Kaç ihale yapıldığını konuşuyoruz.
Kaç kilometre yol açıldığını konuşuyoruz.
Peki...
Kaç insan yeniden umutla uyanabiliyor?
Kaç çocuk gece korkmadan uyuyabiliyor?
Kaç anne yağmur başladığında paniklemiyor?
Kaç baba ailesine güvenle “Her şey düzelecek.” diyebiliyor?
Kaç depremzede depremden önceki hayatına gerçekten dönebildi?
En önemlisi...
Kaç depremzede gerçekten iyileşti?
Bir felaketin ardından...
Binaların yeniden yapılması elbette önemlidir.
Ama...
Bir ülke yalnızca bina sayısıyla mı iyileşir?
İnsanlar hâlâ duş alacak yer arıyorsa...
Hâlâ elektriğin, suyun ve internetin gelip gelmeyeceğini düşünüyorsa...
Hâlâ işini bir depoda sürdürmeye çalışıyorsa...
Hâlâ yağmur yağdığında elinde kalanların da yok olacağından korkuyorsa...
O şehir gerçekten ayağa kalkmış mıdır?
Yoksa biz...
Yükselen birkaç duvarı gösterip, çöken hayatları görünmez mi kılıyoruz?
Deprem yalnızca binaları yıkmadı.
İnsanların güven duygusunu da yıktı.
Sonra seller geldi.
Henüz ayağa kalkmaya çalışan insanların geriye kalan umutlarını da sürükledi.
Bir felaket bitmeden...
Diğeri başladı.
İnsan...
Sürekli yeniden başlayabilir mi?
Her defasında aynı gücü bulabilir mi?
Her kaybın ardından yeniden ayağa kalkabilir mi?
Peki...
Neden hep felaketi yaşayanların güçlü olması bekleniyor?
Neden sistemi yönetenlerden aynı dayanıklılık, aynı sorumluluk ve aynı hesap verme cesareti beklenmiyor?
Biz...
Depremzedelere sürekli “Güçlü olun.” diyoruz.
“Sabredin.” diyoruz.
“Her şey düzelecek.” diyoruz.
Peki...
Onların güçlü olmak zorunda bırakıldığı bir düzende...
Biz ne yapıyoruz?
Sadece üzülüyor muyuz?
Bir paylaşım yapıp hayatımıza devam mı ediyoruz?
Akşam evimizin kapısını kapatıp...
Sıcak yatağımıza uzanıp...
Kendimizi vicdanlı mı sayıyoruz?
Bir insan...
Rahat yatağında uyurken...
Konteyneri elinden alınmış birini ne kadar anlayabilir?
Musluğu açtığında su akan biri...
Günlerce duş alamayan birinin utancını ne kadar hissedebilir?
Kitaplığındaki kitapları yerleştirirken...
Kitapları enkazda ve selde yok olmuş birinin kaybını ne kadar kavrayabilir?
Telefonu, bilgisayarı ve çalışma masası önünde duran biri...
Bütün mesleki birikimini kaybetmiş bir gazetecinin çaresizliğini ne kadar paylaşabilir?
Empati...
Sadece “Çok üzüldüm.” demek midir?
Yoksa...
Kendi konforundan rahatsız olmayı da göze alabilmek midir?
Çünkü gerçek empati...
Başkalarının acısını hissetmekten önce, kendi rahatını sorgulamaktır.
Belki de asıl yüzleşmemiz gereken budur.
Biz gerçekten empati kurmuyoruz.
Biz acıyı paylaştığımızı sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman yalnızca seyrediyoruz.
Biz...
Felaket yaşayan insanların acısını, kendi rahatımız bozulmayacak kadar yakınımıza alıyoruz.
Üzülüyoruz.
Ama düzenimiz değişmiyor.
Paylaşıyoruz.
Ama hayatımızdan hiçbir şey eksilmiyor.
Konuşuyoruz.
Ama hesap sormuyoruz.
Sonra da...
Vicdanımızın görevini yerine getirdiğini sanıyoruz.
Oysa vicdan...
Sadece acıya bakmak değildir.
Acının neden sürdüğünü sormaktır.
Kimin görevini yapmadığını sormaktır.
Kimin geç kaldığını sormaktır.
Kimin yanlış yaptığını sormaktır.
Kimin bu insanları unutulmaya terk ettiğini sormaktır.
Gerektiğinde...
“Bu insanlar neden hâlâ bu koşullarda yaşıyor?” diye bağırmaktır.
Bugün konuşmamız gereken asıl mesele...
Fiziksel yıkımın ardından gelen ruhsal yıkımdır.
Bu yorgunluk yalnızca Hatay’ın yorgunluğu değildir.
Kahramanmaraş’ta...
Adıyaman’da...
Malatya’da...
Osmaniye’de...
Gaziantep’te...
Depremin dokunduğu her şehirde...
Aynı sessiz tükenişin başka başka yüzleri vardır.
Kırılan bir kol iyileşebilir.
Yıkılan bir bina yeniden yapılabilir.
Ama sürekli ayakta kalmaya zorlanan bir ruh...
Bir gün sessizce yorulur.
O yorgunluk...
Hiçbir fotoğrafa yansımaz.
Hiçbir istatistiğe girmez.
Hiçbir raporda yer almaz.
Hiçbir açılış töreninde görünmez.
Hiçbir kurdele kesiminde konuşulmaz.
Çünkü ruhsal enkaz...
Beton enkaz kadar görünür değildir.
Ama çoğu zaman ondan çok daha uzun süre kalır.
Bugün deprem bölgesinde yaşayan binlerce insanın en büyük ihtiyacı belki de para değildir.
Önce...
Kendini güvende hissedebilmektir.
Huzurdur.
Sessizliktir.
Normal bir gün yaşayabilmektir.
Çünkü insan...
Sadece yaşayacak bir ev istemez.
Yaşayabileceği bir hayat ister.
Sadece anahtar istemez.
O anahtarın açacağı kapının ardında...
Su ister.
Elektrik ister.
İş ister.
Sağlık ister.
Güven ister.
Gelecek ister.
Ya biz...
Bunu gerçekten görebiliyor muyuz?
Yoksa teslim edilen anahtarlarla birlikte bütün yaraların da kapandığını mı sanıyoruz?
Bir şehir yeniden kurulabilir.
Peki...
İnsan yeniden nasıl kurulur?
Bir çocuğun kaybettiği güven nasıl geri verilir?
Bir annenin bitmeyen kaygısı nasıl dinlendirilir?
Bir babanın omuzlarındaki görünmeyen yük nasıl hafifletilir?
Bir gazetecinin kaybettiği mesleki birikim nasıl yerine konur?
Bir insanın memleketine duyduğu sevgi, nasıl yeniden güvene dönüşür?
Bu soruların cevabını vermeden...
“Her şey normale döndü.” diyebilir miyiz?
Hayır.
Her şey normale dönmedi.
Binaların yükselmesi...
Hayatların düzeldiği anlamına gelmez.
Yolların açılması...
İnsanların önünün açıldığı anlamına gelmez.
Konutların teslim edilmesi...
Ruhların da yerine yerleştiği anlamına gelmez.
Bir şehirde insanlar hâlâ kaçmayı düşünüyorsa...
Orada normalleşmeden söz edilemez.
Bence artık bakış açımızı değil...
Bütün afet anlayışımızı değiştirmek zorundayız.
Afet yönetimi...
Sadece enkaz kaldırmak değildir.
Sadece konut yapmak değildir.
Sadece altyapıyı onarmak değildir.
İnsanı yeniden hayata bağlayabilmektir.
Depremden etkilenen bütün şehirlerde...
Fiziksel iyileşme kadar psikolojik iyileşme de planlanmalıdır.
Ücretsiz ve uzun süreli travma merkezleri kurulmalıdır.
Psikolojik destek, birkaç görüşmeyle sınırlı bırakılmamalıdır.
Geçimini kaybedenlere yeni iş olanakları sağlanmalıdır.
Gazetecilerden esnafa...
Sanatçılardan öğretmenlere...
Mesleki birikimini kaybeden herkes için yeniden başlangıç programları oluşturulmalıdır.
Sosyal yaşam yeniden canlandırılmalıdır.
Kültür merkezleri...
Kütüphaneler...
Sessiz çalışma alanları...
Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve yalnız yaşayanlar için güvenli sosyal alanlar oluşturulmalıdır.
İnsanlara sadece yaşayacakları binalar değil...
Yeniden hayal kurabilecekleri bir gelecek de sunulmalıdır.
Çünkü umut da...
En az ekmek kadar hayati bir ihtiyaçtır.
Çözümün asli sorumluluğu devlete aittir.
Ama devlet bu sorumluluğu yerine getirirken yalnız yürümemelidir.
Belediyeler görev almalıdır.
Meslek örgütleri görev almalıdır.
Sivil toplum kuruluşları görev almalıdır.
Üniversiteler görev almalıdır.
Medya görev almalıdır.
Biz gazeteciler de...
Sadece felaket olduğunda bölgeye gidip...
Kameralar kapandıktan sonra bu insanları unutamayız.
Çünkü gazetecilik...
Yalnızca felaketi göstermek değildir.
Felaketin neden bitmediğini de sormaktır.
O Hataylının satırlarında aslında tek bir cümle vardı.
Belki hiç böyle yazmadı.
Ama ben öyle okudum.
“Artık çok yoruldum...”
Bu cümle...
Sadece bir kişinin cümlesi değildir.
Bu...
Sürekli sabretmesi istenenlerin cümlesidir.
Sürekli güçlü olması beklenenlerin cümlesidir.
Yardım isteyemediği için unutulanların cümlesidir.
Gülümseyebildiği için iyi sanılanların cümlesidir.
Sesi çıkmadığı için sorunu yok zannedilenlerin cümlesidir.
Şimdi asıl soru şudur:
Bir insan...
Doğduğu şehri...
Çocukluğunu...
Gençliğini...
Dostlarını...
Hatıralarını...
Mesleğini...
Kısacası bütün hayatını geride bırakmayı düşünüyorsa...
Biz hâlâ neyi başardığımızı anlatıyoruz?
Bir insan memleketinden vazgeçmek istemiyorsa...
Ama memleketinde kurulan düzen onu vazgeçmek zorunda bırakıyorsa...
Bunun sorumlusu kimdir?
Unutmayalım...
Bir insanın en büyük hayali yalnızca biraz huzur oluyorsa...
Ortada artık sadece bir afet yoktur.
Bir yönetim sorunu vardır.
Bir vicdan sorunu vardır.
Bir dayanışma sorunu vardır.
Bir insanlık sorunu vardır.
Bir ülke...
Enkazını kaldırdığı gün değil...
İnsanına yeniden umut verebildiği gün ayağa kalkmış sayılır.
Çünkü şehirleri beton ayakta tutmaz.
O şehirde kalmak isteyen insanlar ayakta tutar.
İnsanlar gitmek istiyorsa...
Şehir henüz kurulmamış demektir.
İnsanlar kaybolmak istiyorsa...
Sistem onları çoktan kaybetmiş demektir.
Bir ülke...
İnsanlarını kaybetmeye başladığında, aslında geleceğini kaybetmeye de başlamış demektir.
Aşkım Tan


