Doktora gidip “Canım sıkılıyor” deseniz, bu yakınmanız ne kadar ciddiye alınır?
Muhtemelen doktor, bunun ardında başka belirtiler arar: Mutsuz musunuz? Enerjiniz azaldı mı? Uyku ve iştahınız nasıl?
Bu sorular elbette yerindedir. Ancak can sıkıntısı çoğu zaman kendi başına bir sorun olarak görülmez; depresyonun, apatinin ya da yorgunluğun belirtisi sayılır. Sanki ancak bilinen bir hastalıkla ilişkilendirildiğinde önem kazanır.
Bu durumun önemli nedenlerinden biri, günlük yaşamın güçlüklerini tıbbi kavramlarla açıklama eğilimimizdir. Sosyolojide buna “tıbbileştirme” denir.
Tıbbileştirme, daha önce yaşamın doğal, toplumsal ya da ahlaki meseleleri arasında görülen bir durumun tıbbi bir sorun olarak tanımlanmasıdır. Sakıncası, insanın yaşadığı sıkıntıların koşullarından ve yaşam öyküsünden koparılarak yalnızca belirti, tanı ve tedavi diliyle ele alınmasıdır. Bu eğilimin siyaset, ekonomi, sağlık sistemi ve ilaç endüstrisiyle ilişkili geniş bir arka planı var; ancak burada tıbbileştirmeyi yalnızca can sıkıntısını nasıl anladığımız üzerindeki etkisiyle ele alacağım.
Tıbbın insan yaşamındaki yeri tartışılmaz. Hastalıkların tanınması, insanların suçlanmak yerine yardım almasını sağlamıştır. Depresyonu irade zayıflığı, dikkat eksikliği ve hiperaktiviteyi yaramazlık, bağımlılığı ahlaki kusur sayan yaklaşımların zararını biliyoruz. Sorun, tıbbi açıklamanın varlığı değil; insanın bütün yaşantısını açıklayan tek çerçeve hâline gelmesidir.
Her üzüntüyü depresyon, her kaygıyı anksiyete bozukluğu, her hareketliliği hiperaktivite, her isteksizliği apati olarak gördüğümüzde, yaşadığımız güçlüklerin toplumsal ve varoluşsal kaynaklarını gözden kaçırırız. İş koşulları, ekonomik zorluklar, yalnızlık, aile ilişkileri, gelecek kaygısı, toplumsal baskılar, amaçsızlık ve yaşam biçimimiz yeterince ele alınmaz. Böylece sorunun yalnızca kişinin zihninden ya da beyninden kaynaklandığı düşünülür.
Bu yaklaşım, günümüzde başta gençler olmak üzere toplumun geniş kesimlerine yayılan can sıkıntısının da yanlış yorumlanmasına yol açıyor.
Birçok danışandan benzer sözler duyuyorum: “Bir şeye uzun süre odaklanamıyorum. TV izlerken, ders dinlerken, kitap okurken, hatta biriyle sohbet ederken bile sıkılıyorum. Her şey yavaş geliyor. Elim durmadan telefonuma gidiyor; birkaç dakika bakmasam önemli bir şey kaçırıyormuşum gibi huzursuz oluyorum.”
Yazılarımı uzun bulanlar buraya kadar gelebildiyse, dikkat süreleri sandıklarından daha iyi demektir.
Günümüz dünyası dikkatimizi sürekli uyarıyor; fakat onu herhangi bir yerde uzun süre tutmamıza izin vermiyor. Görüntüler, haberler, mesajlar ve kısa videolar hızla birbirini izliyor. Bize durmadan yeni bir şey gösteriliyor ama bunların çoğu içimizde kalıcı bir ilgi oluşturmuyor. Zihin uyarılıyor ama beslenmiyor. Bir bakıma şekerlemeyle karın doyurmaya çalışıyoruz.
Sorun yalnızca teknolojiyle de sınırlı değil. Gençlerin önemli bir bölümünün geleceğe dair umudu ve güveni azalıyor. Aldıkları eğitimin onları nereye götüreceğini kestiremiyor, kendi çabalarıyla yaşamlarını ne ölçüde değiştirebileceklerinden kuşku duyuyorlar. İnsan önünde anlamlı bir yön göremediğinde, bugün yaptığı işlere bağlanmakta da zorlanır. Yetişkinlerin durumu pek farklı değil. Birçok insan gününü iş, trafik, sorumluluklar ve ekranlar arasında geçiriyor. Sürekli meşgul olduğu hâlde ne yaptığını ve neden yaptığını düşünmeye fırsat bulamıyor. Boş kaldığında ise dinlenmek yerine huzursuz oluyor.
Can sıkıntısı uzun sürdüğünde yaşam kalitesini belirgin biçimde düşürür. Günler birbirine benzer; ilişkiler, sorumluluklar ve daha önce zevk veren uğraşlar yük gibi gelmeye başlar. Bu huzursuzluktan kurtulmak için ekrana, aşırı yemeye, alışverişe, alkole ya da başka geçici oyalanmalara yönelmek kısa süreli rahatlama sağlasa da yaşamla kurulan bağı daha da zayıflatır.
İnsanı yalnızca belirtileri üzerinden değil; zihni, bedeni, içinde yaşadığı toplumsal koşullar ve yaşamına yüklediği anlamla birlikte ele almak gerekir. Bütüncül bir yaklaşım, her yaşantıyı hastalık saymadan ve hastalık olasılığını da göz ardı etmeden, insanın yaşamla bağının nerede ve neden zayıfladığını anlamamızı sağlar.
Felsefi sorgulamaya yer verdiğimizde, can sıkıntısını yalnızca bir duygu olarak değil, insanın anlam arayışının ve yaşamıyla kurduğu ilişkinin bir göstergesi olarak ele alırız.
Bu nedenle “Hangi hastalığın belirtisi?” sorusu tek başına yeterli değildir. Bunun yanında, yanıtı kişiden kişiye değişebilecek pek çok soruya daha yer vermek gerekir: “Bu insanın yaşamında ne eksik?”, “Kendisini özel ve toplumsal yaşamında ne ölçüde özgür hissediyor?”, “Günlerini kendi seçimlerine göre mi, yoksa kendisinden beklenenlere göre mi geçiriyor?”, “Benimsediği etik değerler neler ve yaşamını bu değerlerle uyumlu biçimde sürdürebiliyor mu?”, “İlgi duyduğu uğraşlara ve anlamlı ilişkilere yaşamında yer açabiliyor mu?”, “Geleceğe dair amacı ve umudu var mı?” ve “Onu yaşama bağlayan ya da bağlayabilecek imkânlar neler?” Bunlar, can sıkıntısının ardındaki kişisel, toplumsal ve varoluşsal nedenleri anlamamıza yardımcı olabilecek sorulardan yalnızca birkaçıdır.
Can sıkıntısı çoğu zaman, yaşadığımız hayatın dikkatimizi ele geçirmesine rağmen ilgimizi, merakımızı ve anlam duygumuzu besleyemediğini gösterir. Bu kadar yaygın bir sıkıntıyı yalnızca insanların beyinlerinde ararsak, bireyler ve toplum olarak nasıl bir yaşam kurduğumuzu sorgulama fırsatını da kaybederiz.
Doç. Dr. Şafak Nakajima


