“Ne zaman öğreneceksiniz bilmiyorum ki, evlerin yalnız eşyalardan yapılmadığını…”
(Şükrü Erbaş)
Evet, ev dediğimiz şey, sadece dört duvar, birkaç mobilya, pahalı perdeler ve ışıklı lambalar değildir. Ev, insanın ruhunu sığdırdığı, kalbini ısıttığı, nefes aldığı bir yuvadır. Ama biz, yıllardır evi eşyalarla doldurmayı ev kurmak sandık. Koltukları yeniledik, perdeleri değiştirdik, duvarlara pahalı tablolar astık… Ama içimizdeki boşlukları süsleyecek tek şeyi, sevgiyi, unuttuk.
Bir evin gerçek ışıltısı, avizeyle değil; orada yaşayanların yüzündeki gülümsemeyle parlar. Bir evin sıcaklığı, sobayla ya da kaloriferle değil; paylaşılan muhabbetle, birlikte içilen bir bardak çayla ısınır. Ne kadar çok eşya alırsak alalım, eğer sofraya oturduğumuzda bir sessizlik çölü varsa, o ev yalnızca bir depo olur.
Ev, anılarla dolduğunda evdir. Bir çocuğun koridorlarda yankılanan kahkahası, bir annenin mutfaktan yükselen yemek kokusu, babanın iş dönüşü kapıda bıraktığı yorgun ama güven dolu selamı… İşte bunlar evin duvarlarına hayat verir. O sesler çekildiğinde, en pahalı mobilyalar bile bir mezar sessizliğini kıramaz.
Bugün insanlar daha büyük evler istiyor, daha geniş salonlar, daha şatafatlı dekorlar… Ama kalpler küçülüyor. Büyüyen evlerin içinde küçülen aileler yaşıyor. Oysa küçücük, tek göz bir odada bile sevgi varsa, orası saraydan değerlidir. Çünkü ev, eşyanın değil, insanın büyüttüğü bir mekândır.
Ne zaman öğreneceksiniz bilmiyorum…
Bir çocuğun düşerken tuttuğunuz eli, bir dostla paylaştığınız ekmek, bir akşam oturup edilen dertleşme… İşte bunlar, eşyaların veremeyeceği şeylerdir. Bunlar, bir evi yuva yapan görünmez tuğlalardır.
Evler yalnız eşyalardan yapılmaz.
Bir ev, sevginin harcıyla, merhametin sıvasıyla, dostluğun penceresiyle örülür.
Ve eğer içinde insan yoksa, içinde kalp atmıyorsa, en görkemli ev bile ıssız bir mezarlıktan farksızdır.
Yalçın Sevim


